Seyahatin
tarihi, insanların, yaşadıkları
küçük dünyaların dışında başka insanların,
daha da
önemlisi başka malların ve
hazinelerin olduğunu fark etmeleriyle
başlar. İsa’dan önceki yüzyıllar
boyunca sadece Akdeniz kıyılarında
ve civarında "bataklığın çevresindeki kurbağalar gibi"
(Platon) yaşayan günümüz batı uygarlığının
kurucuları; ticari hırsları ve meslekleri
gereği, merak, keşif ve kendilerini
geliştirme dürtüsü, hastalıklarına
şifa bulma isteği, misyonerlik ve
hac gibi dini amaçlar veya fetih,
yağma ve siyasi güç elde etme arzusuyla
bilinmeyen, ulaşılmamış menzillere
gidip gelmeye başladılar. Bunlar
arasında en motive edici unsurların
başında
kazanç elde etme hırsı, yani
ticaret geliyordu... İsa’dan önceki
binyıllarda özellikle Anadolu yarımadası
ve çevresinde gelişen ticaret amaçlı
seyahat olgusunu önceki sayımızda
incelemiştik, bu sayımızda da Romalılar
devrinde ve daha sonra coğrafi keşifler
döneminin sonuna kadar yaşanan süreci
inceleyeceğiz.
Milattan sonraki ilk yüzyıllarda,
Romalılar zamanında, seyahat olgusu
neredeyse bugünkü düzeyine ulaşmıştı.
Kuzey Denizi’nden Sahra’ya, Atlas
Okyanusu’ndan Tuna nehri kıyılarına
ve Mezopotamya’ya kadar üç kıtada,
ünlü "Via Appia" gibi
yaklaşık 90.000 kilometreyi bulan
çift şeritli bulvarlar, 200.000
kilometre uzunluğunda arnavut kaldırımı
ve bazalt döşeli yollar, geçitler,
viyadükler ve tünellerden oluşan
bir yol şebekesi kurulmuştu. Yer
ve mesafe belirten mil taşları ve
yol levhaları, 30-40 kilometrede
bir yolcuların konakladıkları hanlar,
düzenli gemi hatları, günümüzün
seyahat acentelerinin ilk ataları
olan "seyahat danışma büroları"
bulunuyordu. Hatta yollar, kentler,
mesafeler, kıyılar, limanlar, demir
atılabilecek yerler, içme suyu kaynakları,
çeşitli halkların gelenekleri, lokantalar
gibi seyyahlar için gerekli tüm
bilgileri içeren ve ilk haritaların
temelini oluşturan güzergah haritaları bile vardı. 4. ve 5. yüzyıllarda, Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle
birlikte yok olan bu olağanüstü
seyahat sisteminin düzeyine 19.
yüzyıla değin ulaşılamadı.
11. yüzyıldan itibaren kentler
gelişmeye ve kentleri birbirine
bağlayan yollar kalabalıklaşmaya
başladı.
Yoldan
çok taşlı patikalara benzeyen, derin
tekerlek izleriyle dolu çamur deryası
güzergahlarda seyahat etmek zahmetli
ve tehlikeli bir işti ve çok yavaş
ilerleniyordu. Özellikle Avrupa’da,
ulaşım yolu olarak nehirler daha
çok tercih ediliyordu. Denizlerde
ise, yelkenli Hansa gemileri, Müslüman
ve Venedikli tacirlerin ticaret
gemileri, tüm risklerine karşın
ülkeler ve limanlar arasında köprü oluşturuyorlardı.
Savaşların yarattığı karmaşa, derebeyleri
arasındaki düşmanlık, çapulcuların
akınları, veba salgınları ve açlık,
seyahatin zorluğunu iyice arttırır,
zorunlu olmayıp eğlenmek ve dünyayı
tanımak amacıyla seyahat edenlere
"az rastlanır kaçıklar"
gözüyle bakılırdı.
Meslekleri gereği sürekli uzun yolculuklar
yapan ortaçağ tacirleri, güvenlik
nedeniyle genellikle büyük guruplar
oluşturarak seyahat etmeyi tercih
ederlerdi. Zamanla, Venedik, Cenova,
Marsilya, Anvers, Londra, Lizbon
gibi kentlerde toplanmaya ve işlerini
bu merkezlerden yönetmeye başladılar.
Bu arada, Hıristiyanlık öncesi dönemlerden
beri Akdeniz kıyılarından Çin’e
kadar uzanan ünlü İpek Yolu da başta
ipek, baharat ve diğer mallar olmak
üzere; kültür,
sanat,
din ve felsefe alanlarında, geleneklerin
iletilmesi ve değiş tokuşunda çok
önemli bir rol oynadı. Antakya ve
Tir’den başlayan İpek Yolu, İran
ve Afganistan’ın kuzeyini geçtikten
sonra, Pamir bölgesine ulaşıyor
ve burada, "Taş Kule"
denilen noktada, Doğu ve Batı’dan
gelen kervanlar arasında alışveriş
yapılıyordu. Bakra’da ayrılan bir
kol Hindistan’a varıyor, ana kol
Türkistan’ın güneyinden geçip, Çin
Türkistan’ında Takla Makan Çölü
yoluyla Çin’e, Luoyang bölgesine
ulaşıyordu. İpek Yolu’nun batı ucunun
kontrolünün tamamen Türklerin eline geçmesi, -biraz da bu sebebin de zorlamasıyla-
yapılan coğrafi keşifler ve deniz
yoluyla Güneydoğu Asya’ya ulaşılması,
zaman içinde İpek Yolu’nun önemini
azalttı.
13. yüzyılda Marco Polo’nun Çin
seyahati, 14. yüzyılda İbni
Battuta’nın İspanya’dan Hindistan’a
kadar yaptığı seyahatler, 15. yüzyılın
sonunda Kristof Kolomb’un Amerika
kıtasını -bilmeden de olsa- keşfi,
16. yüzyılda Macellan’ın dünyanın
etrafını dolaşması, Vasco da Gama,
Bartolomeu Diaz’ın seferleri ve
daha niceleri, yeni bir çağ başlattı.
Akdeniz çevresiyle sınırlı uluslararası
ticaret, tüm dünyayı kapsadı, gözüpek
tacirler karadan ve özellilkle denizden,
çok uzak diyarlara aylarca süren
maceralı yolculuklar yaparak, aldıkları
ve sattıkları mallarla dünya çapında
yepyeni bir ekonomik, siyasi ve
kültürel yapının oluşmasına önayak
oldular.
Yeni deniz rotaları, birbirlerine
çok uzak ülkeler arasında çeşitli
ilişkilerin kurulmasına ve ticaret
ağının dünya çapında genişlemesine
neden oldu. Lizbon ve Sevilla gibi
dünyaya açılan şehirler, Venedik
gibi eski ticaret merkezlerinin
yıldızlarını söndürdüler. Ticaret,
Avrupa ve Asya’yı birbirine bağladı,
bilinmeyen yerlerin keşfini ve Amerika’ya
yerleşimi hızlandırdı. Bin tonluk
ağır ticaret gemileri, Avrupalı
tacirlerin mallarını okyanuslarda
taşıyorlardı. Hindistan deniz rotasının
çizilmesi, Amerika’nın keşfi ve
dünyanın çevresinin dolaşılması,
kapitalist temellere dayanan yeni
dünya düzeniyle birlikte, siyasal
ve toplumsal alanda köklü değişimlerin
yaşandığı bir çağın başlangıcını
müjdeliyordu...